Sararıp solan Avrupa!
Avrupa, kıta olarak da nüfus olarak da yaşlanıyor. 20. ve 21. yüzyılda ortaya çıkan demografik açığı, üçüncü dünya ülkelerinden gelen göçmenlerle kapatmaya çalışan Avrupa'nın nüfus denklemi, bugün şaşırtıcı biçimde tersine dönmeye başlamış görünüyor.
Özellikle bazı Avrupa ülkelerinde, ülkede doğan çocuklara vatandaşlık verilmesini sağlayan uygulamalarla şekillenen yeni nüfus yapısı, zaman içerisinde farklı toplumsal ve siyasi sonuçları da beraberinde getirdi.
Fransa'da ortaya çıkan Sarı Yelekliler hareketi, Fransız toplumunun farklı kesimlerinden destek görmüş, ekonomik ve sosyal talepler üzerinden geniş bir protesto dalgasına dönüşmüştü.
Ancak Avrupa'nın farklı ülkelerinde yaşanan bazı eylemlerde yağma ve vandalizmin ön plana çıkması, bu olaylara katılan grupların toplumsal kökenleri ve göçmenlerle ilişkisi üzerine de düşünmeyi gerektiriyor.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, birkaç görüntü veya olay üzerinden bütün bir göçmen kitlesini mahkûm etmek değil; Avrupa'nın göç politikalarının ortaya çıkardığı toplumsal gerilimi doğru okuyabilmektir.
Avrupa bu süreci atlatabilirse muhtemelen göçmen politikalarında daha sert tedbirlere yönelecek.
Milliyetçi akımların güç kazanmasıyla birlikte göçmenlerin Avrupa'daki geleceği de eskisinden çok daha tartışmalı hâle gelecek.
Üçüncü dünya ülkeleri ise bir bakıma bindikleri dalı kesiyor!
Avrupa, göç politikalarını yeniden şekillendirir, sınırlarını daha sıkı kontrol altına alır ve göçmen nüfusun kendi ülkelerine dönüşü konusunda siyasi irade ortaya koyarsa yeni bir süreç başlayabilir.
Böyle bir durumda Avrupa'da yaşamak giderek zorlaşırken tersine göç hareketleri de gündeme gelecektir.
Peki, bu kadar büyük bir nüfusu kendi imkânlarıyla beslemekte zorlanan üçüncü dünya ülkeleri, Avrupa'dan dönecek milyonlarca insanı nasıl karşılayacak?
Ekonomik kalkınma iddiasındaki bu ülkeler, çözüm bekleyen mevcut sorunlarına bir de tersine göçün getireceği ekonomik ve sosyal yükü eklemek zorunda kalabilir.
Bir başka dikkat çekici mesele de eylemlerin ideolojik boyutu!
Göstericilerin bir bölümünün Filistin bayrakları taşıması, ekonomik ve sosyal taleplerle başlayan eylemlerin farklı siyasi ve ideolojik alanlarla da kesiştiğini gösteriyor.
Netanyahu döneminde belirginleşen İslam karşıtı söylemlerin Avrupa'daki yansımaları düşünüldüğünde, bu görüntülerin Müslüman göçmenler açısından nasıl sonuçlar doğurabileceği ayrıca sorgulanmalı.
Elbette bu durum, söz konusu eylemlerin İsrail tarafından organize edildiğini veya yönlendirildiğini tek başına kanıtlamaz. Ancak bölgesel güçlerin Avrupa'daki toplumsal gerilimlerden kendi stratejik çıkarları doğrultusunda yararlanmak isteyebileceğini de göz ardı etmemek gerekir.
İsrail'in güvenlik ve dış politika stratejileri açısından Avrupa'daki Müslüman nüfusun toplumsal konumunun tartışmaya açılması, üzerinde durulması gereken ayrı bir başlıktır.
Fransa'da İslam karşıtlığının yükselmesi, Katolik geleneğin güçlü olduğu İtalya'da göç ve kimlik tartışmalarının sertleşmesi, Avrupa'nın geleceği açısından hiç de iç açıcı görünmüyor.
Avrupa'daki Müslüman göçmen nüfusun önemli bir bölümünün Sünni olması, İran'ın ise Şii kimliğiyle farklı bir konumda bulunması, bölgesel gelişmelerin İslam dünyasına muhtemel yansımalarını da farklılaştırabilir.
Öte yandan hayat pahalılığı, yakıt maliyetleri ve Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan krizlerin devam etmesi, enerji piyasaları üzerinden İran'a farklı jeopolitik avantajlar sağlayabilir.
Dolayısıyla Avrupa'daki toplumsal gerilimlerle Orta Doğu'daki güç mücadelelerini birbirinden tamamen bağımsız değerlendirmek de doğru olmaz.
Ne yazık ki yaşanan gelişmelerden İsrail'in bölgesel çıkarları açısından olumlu sonuçlar çıkması ihtimali de göz ardı edilemez.
Asıl şaşırtıcı olan ise Avrupa'nın kendi toplumsal birikimiyle çelişen vandalizm görüntüleri!
Okuma yazma, bilim, felsefe, sanat ve aydınlanma tarihi bakımından insanlığın önemli merkezlerinden biri olan Avrupa'da, bu denli ilkel yağma ve yıkım görüntülerinin ortaya çıkması düşündürücüdür.
Elbette vandalizmin milliyeti olmaz. Yağma yapanın kimliği ne olursa olsun eylemin kendisi yanlıştır. Ancak Avrupa'da doğup büyüyenlerle sonradan göç edenlerin toplumsal davranışları arasında peşinen bir ayrım yapmak yerine, bu olayların hangi ekonomik, kültürel ve siyasi şartlarda ortaya çıktığını sorgulamak gerekir.
Bir başka gariplik de şu:
Kendi ülkesinde barınamayan, ilk fırsatta huzuru, güvenliği ve ekonomik refahı Avrupa'da arayan insanların bir bölümünün, zaman içerisinde kendilerine bu imkânı sağlayan ülkenin düzenini hedef alan eylemlere yönelmesi!
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
O zaman insan kendi ülkesinde yaşamalı!
Memnun değilsen kendi ülkende yaşa!
Bu kadar basit.
Misafirin kısası makbuldür demiş atalarımız. Ancak belli ki uzun süre kiracı olanlardan bazıları, zaman içerisinde kendilerini ev sahibi zannetmeye başlamış!
Elbette vatandaşlık kazanmış insanları misafir olarak nitelendirmek doğru değildir. Vatandaşlık haklarıyla birlikte sorumluluklar da getirir. Bir ülkede yaşamanın, o ülkenin hukukuna ve toplumsal düzenine saygı göstermek gibi vazgeçilmez şartları vardır.
SONUÇ OLARAK...
Avrupa'nın önünde ciddi bir tercih bulunuyor: Ya demografik dönüşümün getirdiği sorunları hukuk, ekonomi, eğitim ve toplumsal bütünleşme politikalarıyla yönetecek ya da yükselen milliyetçilik dalgasının etkisiyle çok daha sert göç politikalarına yönelecek.
İkinci ihtimalin güçlenmesi hâlinde Avrupa'daki göçmen nüfusun geleceği kadar, göç veren ülkelerin ekonomik ve sosyal dengeleri de sarsılacaktır.
Bugün Avrupa'da yaşananlar yalnızca bir vandalizm meselesi değil; nüfus, kimlik, aidiyet, ekonomi ve jeopolitik hesapların iç içe geçtiği büyük bir dönüşümün işaretleri olabilir.
Avrupa sararıp solarken, göç veren ülkeler de yarın kapılarına dayanabilecek yeni bir krize hazırlıklı olmalı!
Çünkü tarih, yanlış hesapların faturasını çoğu zaman en son fark edenlere keser.
Numan CENGİZ
İlahiyatçı Araştırmacı Yazar





