Bir siyasi partide kimin hangi işi iyi bildiğini anlamak istiyorsanız, iş sarpa sardığında kimi aradıklarına bakın. Bir de o işin başına kimi getirdiklerine. Bazen bir insanın bilgisine zor günde güvenilir, ama aynı insana o işle ilgili karar verme yetkisi çok görülür. Neden?
Çünkü partinin kazanacağı şeyle görevi veren kişinin kazanacağı şey her zaman aynı olmuyor. İşini iyi yapan biri zamanla kendi emeğiyle itibar kazanır. Sözü dinlenir. Gerektiğinde kendisini göreve getirene de itiraz eder. Parti böyle birinden yarar görür. Ama yetkiyi elinde tutan kişi, dün tek başına verdiği bir karar için bugün bir başkasını ikna etmek zorundadır. Liyakatin siyasette neden bu kadar övülüp de görev dağılımında kolayca bir kenara bırakıldığını biraz da burada aramak gerek.
Kıskançlığın bu kararlarda ne kadar payı olduğunu kimse ölçemez. Ama kullanılan ölçünün kişiye göre değişip değişmediğini hepimiz görebiliriz. Birini “Henüz hazır değil” diye bekletenler, göreve getirdikleri kişiyi hangi çalışmasının o göreve hazırladığını da söyleyebilmeli. Birinin açık sözlülüğü kusur sayılıyorsa, ötekinin hep aynı fikirde olması neden meziyet? Bu soruların cevabı, kimin kimi sevdiğinden çok daha fazla şey anlatır.
Haksızlık bir kişinin hakkının yenmesiyle de bitmiyor. Bir partide görev almanın yolu yöneticinin onayından geçiyorsa, insanlar zamanla emeklerini de ona göre harcar. İyi bir iş çıkarmanın yetmediğini, birilerinin gözüne de girmek gerektiğini öğrenirler. Bunun seçmenle doğrudan ilgisi var. Yarın memleketi yönetmek üzere karşımıza çıkacak kadro, bugün parti içinde verilen bu kararlarla kuruluyor. Seçmen de kendisine liyakat sözü veren bir partiye bakıp pekala şunu sorabilir. Elinizde yetki varken siz kime görev verdiniz?
Ben bir siyasetçinin liyakat sözüne, dün kendisine itiraz etmiş bir yol arkadaşına bugün “Bu işi en iyi sen yaparsın” deyip görevi verdiğinde inanırım. Çünkü o kararı verirken yarın sözünün daha az geçmesini göze almış, partisi için doğru olanı yapmıştır.





