Türkiye’de Ekonomik Eşitsizlik, Emekli Dinamikleri ve Siyasi Riskler
Türkiye’de ekonomik eşitsizlik, emekli dinamikleri ve siyasi riskler birbirinden bağımsız olgular değil;
aynı yapısal sorunun üç farklı görüntüsüdür.
Avrupa Birliği ülkelerinde en zengin %20 ile en yoksul %20 arasındaki gelir farkı (P80/P20) ortalama
4,6 kat iken, Türkiye’de bu oran 7,5 kattır. Ayrıca OECD bünyesindeki 38 ülke arasında Türkiye;
Kosta Rika, Şili ve Meksika’nın ardından gelir dağılımı en bozuk 4. ülkedir.
Aslında bu verilere bakmadan da gelir dağılımındaki çarpıklık, toplumun farklı kesimleri arasındaki
yaşam standartlarında açık biçimde görülmektedir. En zengin %10’luk dilim milli gelirin yaklaşık
%33-35’ini alırken, en alt %50’lik dilimin toplamdan aldığı pay yalnızca %15-16 düzeyindedir.
Emekliler özelinde tablo daha da ağırdır. Enflasyon karşısında eriyen sabit maaşlar, emeklileri “çalışan
yoksullar” sınıfından “sabit gelirli yoksullar” sınıfına itmiştir. Bu süreç aynı zamanda bir servet transferi etkisi yaratmaktadır.
Enflasyon ve kur şokları, döviz, gayrimenkul ve altın sahibi varlıklı
kesimin lehine işlerken, emeklinin alım gücü hızla yok olmaktadır.
Pastanın büyüdüğü algısı emeklinin sofrasına yansımamakta; satın alma gücü düştükçe iç tüketim daralmakta, esnaf zarar görmekte ve kısır döngü derinleşmektedir.
Emekliler yalnızca maddi değil,itibari bir çöküş de yaşamaktadır. Hayatlarının son döneminde çocuklarına ve torunlarına destek olması beklenen insanlar, bugün onların desteğine ihtiyaç duyabilmekte veya çocuklarının ekonomik yükünü paylaşmak zorunda kalabilmektedir. Bu durum, kuşaklar arası adaletsizlik algısını da güçlendirmektedir. Gençlerin işsizliği ile emeklilerin yoksulluğu birleştiğinde, toplumsal dayanışma ağları zorlanmaktadır.
Böyle bir ortamda emekli kitlesinin “protesto oyu” için yeni adresler araması doğaldır. Ancak bu, siyaseten iki ucu keskin bir kılıçtır.
Yaklaşık17,1 milyonluk emekli kitlesi, seçim sonuçlarını etkileyebilecek kritik bir siyasi ağırlığa sahiptir.
Çözüm süreci ve otoyol/köprü işletme haklarının devri gibi konular, iktidarın klasik milliyetçi ve popülist tabanının bazı kesimlerinde rahatsızlık yaratırken, emeklilerin bu rahatsızlığa eklemlenmesi “Kaynaklar nereye gidiyor?” algısını güçlendirebilir ve oy dağılımını değiştirebilir.
Gelir dağılımı adaletsizliği, bütün bu gelişmeleri birbirine bağlayan ana damardır. Emekliler, kamunun kendilerine yeterli payı ayırmadığını; kaynakların büyük sermaye gruplarına ve siyasi rantlara aktarıldığını düşünmektedir.
Mevcut sistem ise bütçe açığı ve deprem harcamaları nedeniyle emeklilerin taleplerini karşılayacak mali alana sahip değildir.
Bu nedenle iktidar ya radikal bir vergi reformu yaparak gelir dağılımını düzeltecek ya da bu kitlenin siyasi öfkesiyle baş etmek zorunda kalacaktır. Bugün yaşanan, ekonominin darboğazının siyasete yansımasıdır. “%10’a karşı %89” dengesizliği çözülmedikçe, bu öfke kalıcı bir siyasi paradigma değişimine zemin hazırlayabilir.
Burada muhalefete de önemli bir görev ve fırsat düşmektedir. Muhalefet, mevcut sorunu objektif
ve çözüm odaklı politikalarla ele almalı; somut öneriler ve çözüm yolları üretmelidir. Böylece birtaraftan iktidara aday olmalı, diğer taraftan iktidarı sorunları çözecek politikalar üretmeye zorlamalıdır.
Çünkü mesele yalnızca emekli maaşlarının ne kadar artırılacağı değildir. Asıl mesele, ekonomik
büyümenin ve kamu kaynaklarının toplumun farklı kesimlerine nasıl dağıtılacağıdır.
Muhalefetin kendi iç sorunlarından arınıp ülkenin ve vatandaşların gerçek sorunlarına odaklanan,
gerçekçi ve çözüm odaklı politikalar geliştirebildiği ölçüde yalnızca iktidarı eleştiren değil, iktidara
talip olan bir siyasi alternatif hâline gelebilir.
Bugün emeklinin mutfağında yaşanan ekonomik sıkıntı, yarının siyasi tercihini de belirleyebilir. Gelir
dağılımındaki adaletsizlik çözülemediği sürece, ekonomik sorunların siyasetten bağımsız düşünülmesi mümkün değildir.





