İZVERİ

Köşe yazısı

TÜRKİYE’DE MADENLER NEDEN 12 KAT DAHA ÖLÜMCÜL?

İşçinin hayatını korumak yalnızca ekonomik bir hedef değildir. Hukuki bir zorunluluk, ahlaki bir sorumluluk ve anayasal bir meseledir.

Yayınlandı: 25 Ekim 2026 02:09

Güncellendi: 25 Ekim 2026 04:42

Paylaş

TÜRKİYE’DE MADENLER NEDEN 12 KAT DAHA ÖLÜMCÜL?

Zonguldak’ta üç madencinin ölümü, Türkiye’nin değişmeyen bir gerçeğini yeniden ortaya koydu: Madencilik yalnızca riskli değil, Türkiye’de gereğinden fazla ölümcül. Dünya aynı yeraltı tehlikeleriyle mücadele ederken bazı ülkeler işçisini korumayı başarabiliyor. Peki Türkiye neden başaramıyor? Cevap grizunun kendisinde değil; denetimde, kâr baskısında, rödovans ve taşeronluk düzeninde, sendikal güçsüzlükte ve insan hayatını üretim maliyetinin gerisine iten anlayışta aranmalı.

Bazı kelimeler vardır; gerçeği açıklamak yerine onu örtmek için kullanılır.

“Kader” bunlardan biridir.

“Talihsizlik” bir diğeri.

Ama çalışma hayatında en kullanışlı kelime çoğu zaman “kaza”dır.

Çünkü “kaza” dediğinizde fail görünmez olur.

İhmal, teknik bir ayrıntıya dönüşür.

Denetimsizlik, talihsizliğe çevrilir.

Sorumluluk ise havada asılı kalır.

Zonguldak’ın Kilimli ilçesine bağlı Gelik beldesindeki özel maden ocağında yaşanan grizu patlaması ve üç madencinin hayatını kaybetmesi işte bu nedenle yalnızca birkaç satırlık bir “maden kazası” haberi olarak okunamaz.

Çünkü yerin yüzlerce metre altında çalışan insan oraya macera yaşamaya gitmiyor.

Ekmek parasını kazanmak için gidiyor.

Ve o insanın akşam evine sağ dönmesi, piyasanın insafına bırakılabilecek bir mesele değildir.

Bu, doğrudan doğruya devletin, işverenin ve çalışma düzeninin sorumluluğudur.


GRİZU PATLAR; AMA SORUMLULUK GÖKTEN DÜŞMEZ

Grizu patlaması teknik bir olaydır.

Fakat teknik olayların arkasında çoğu zaman insan kararları vardır.

Havalandırma sistemi kendiliğinden ihmal edilmez.

Gaz ölçüm sistemi kendiliğinden yetersiz kalmaz.

Bakım programı kendiliğinden ertelenmez.

Güvenlik yatırımı kendiliğinden kısılmaz.

Denetim mekanizması kendiliğinden körleşmez.

Bütün bunların arkasında kararlar vardır.

Bu nedenle asıl soru:

“Patlama nasıl meydana geldi?”

değil,

“Bu patlama neden önlenemedi?”

olmalıdır.

Çünkü çağdaş devletin başarısı, işçi öldükten sonra soruşturma açmak değildir.

Başarı, işçi ölmeden önce o ölümün önüne geçebilmektir.

Cenazeden sonra başlatılan soruşturma, önceden yapılması gereken denetimin yerini tutmaz.


KADERİN DE İSTATİSTİĞİ OLMAZ

Madenciliğin riskli olduğu doğrudur.

Fakat riskli olmak ile ölümün kaçınılmaz olması aynı şey değildir.

Havacılık risklidir.

Cerrahi risklidir.

Nükleer enerji risklidir.

İnşaat risklidir.

Ama modern toplumların amacı riski kutsamak değil, riski yönetmektir.

“Bu işin fıtratında ölüm var” anlayışı, aslında modern iş güvenliği düşüncesinin tam tersidir.

Çünkü modern mühendislik, “Ölüm kaçınılmazdır” diye başlamaz.

Tam tersine:

“Bu ölüm nasıl önlenebilir?”

diye başlar.

Madende metan gazı olabilir.

Ama gazı ölçmek mümkündür.

Havalandırmayı güçlendirmek mümkündür.

Erken uyarı sistemleri kurmak mümkündür.

Üretimi durdurmak mümkündür.

İşçiye güvenli çalışma hakkı vermek mümkündür.

O halde sorun yalnızca yerin altında ne olduğuyla ilgili değildir.

Sorun, yerin üstünde alınan kararlarla ilgilidir.


TÜRKİYE’DE MADENLER NEDEN 12 KAT DAHA ÖLÜMCÜL?

Şimdi rakamlara bakalım.

Çünkü bazen bir ülkenin çalışma düzenini en iyi siyasi nutuklar değil, istatistikler anlatır.

Madencilik Avrupa’da da tehlikeli.

Eurostat verilerine göre Avrupa Birliği’nde madencilik ve taşocakçılığı sektöründe 2023 yılında ölümcül iş kazası insidansı 100 bin çalışan başına 10,8 olarak gerçekleşti.

Demek ki Avrupa’da da madenci ölüyor.

Dolayısıyla mesele “Avrupa’da hiç maden kazası olmuyor” demek değildir.

Oluyor.

Asıl mesele, aynı tehlikenin neden farklı ülkelerde farklı sonuçlar doğurduğudur.

2018 yılına ilişkin uluslararası karşılaştırmalarda madencilik sektöründeki ölüm oranları şöyle verilmişti:

Türkiye: 100 bin işçide 44 ölüm

ABD: 100 bin işçide 14,1 ölüm

Polonya: 100 bin işçide 9,3 ölüm

Avustralya: 100 bin işçide 3,7 ölüm

Şimdi bu rakamları yalnızca okumayalım.

Aralarındaki farkı görelim.

Türkiye’deki oran, ABD’nin yaklaşık 3,1 katı.

Polonya’nın yaklaşık 4,7 katı.

Avustralya’nın ise yaklaşık 11,9 katı.

Yuvarlak ifadeyle:

Neredeyse 12 kat.

İşte yazının başlığındaki “12 kat” buradan geliyor.

Elbette bu verilerin farklı yıllara ait olduğunu, ülkelerin veri toplama ve sınıflandırma yöntemlerinin birbirinden farklı olabileceğini belirtmek gerekir. Bu nedenle rakamları bugünün birebir karşılaştırması olarak sunmak doğru olmaz.

Ama bu metodolojik uyarı, soruyu ortadan kaldırmaz.

Tam tersine daha önemli hale getirir:

Türkiye’de madencilik neden bu kadar yüksek ölüm riski üretiyor?

Kömür Türkiye’de başka bir madde değil.

Metan gazı Türkiye’de başka davranmıyor.

Yerçekimi Türkiye’de farklı çalışmıyor.

Maden ocağının karanlığı Türkiye’ye özgü değil.

Öyleyse fark nerede?

Çalışma düzeninde.

Denetimde.

Teknolojide.

İş güvenliği kültüründe.

Sendikal güçte.

Devletin düzenleyici kapasitesinde.

Ve belki de hepsinden önemlisi:

İnsanın ekonomik değerinin nasıl tanımlandığında.


İSTATİSTİKLERİN ARKASINDA 755 İNSAN VAR

Türkiye’deki tabloyu yalnızca uluslararası karşılaştırmalarla değil, kendi geçmişimizle de okumak gerekiyor.

2015–2024 dönemini inceleyen bir araştırmada madencilik sektöründe yaklaşık 150 bin iş kazası ve 755 ölüm tespit edildi.

İstatistik tablosunda üç haneli bir rakam.

Ama gerçekte 755 ayrı hayat.

755 aile.

755 sofra.

755 yarım kalmış gelecek.

755 insanın eve dönmesini bekleyen birileri.

İstatistiğin asıl anlamı burada ortaya çıkıyor.

Çünkü rakamlar soğuk görünür.

Ama rakamların içinde insan vardır.

Bu nedenle “kaç kişi öldü?” sorusu kadar önemli bir başka soru vardır:

Neden tekrar tekrar öldüler?

Bir ölüm gerçekten kaçınılmaz olabilir.

Ama aynı sektörde yıllar boyunca yüzlerce insan ölüyorsa, artık tek tek “kaza”ları değil, ölüm üreten sistemi tartışmak zorundasınız.


TEKNOLOJİ EKSİK DEĞİL; ÖNCELİK EKSİK

Bugün maden güvenliği için gerekli teknolojilerin önemli bölümü zaten mevcut.

Gaz sensörleri.

Havalandırma sistemleri.

Erken uyarı mekanizmaları.

Dijital izleme.

Acil durum sistemleri.

Risk analizleri.

Modern mühendislik yöntemleri.

Bütün bunlar biliniyor.

O halde mesele yalnızca teknolojik yetersizlik değildir.

Mesele şudur:

Güvenlik, üretim maliyetinden daha önemli kabul ediliyor mu?

Çünkü şirket açısından güvenlik yatırımı bir maliyet olabilir.

Ama toplum açısından güvenlik yatırımı maliyet değil, insan hayatının sigortasıdır.

Bir şirketin kârını artırması ekonomik bir hedeftir.

Ama işçinin hayatını korumak yalnızca ekonomik bir hedef değildir.

Hukuki bir zorunluluk, ahlaki bir sorumluluk ve anayasal bir meseledir.


KÂR ÖZELLEŞTİRİLİYORSA, RİSK NEDEN İŞÇİYE BIRAKILIYOR?

İşte burada kapitalist çalışma düzeninin temel çelişkilerinden biri ortaya çıkıyor.

Kâr işletmeye aittir.

Ama risk çoğu zaman işçinin omuzlarına yüklenir.

Üretim artarsa şirket kazanır.

İşçi daha fazla çalışır.

Maliyet düşürülür.

İhale kazanılır.

Taşeron devreye girer.

Rödovans modeli uygulanır.

Fakat sistemin en sonunda bütün bu ekonomik hesapların karşısına tek bir gerçek çıkar:

İnsan hayatı.

Bir ton kömürün maliyeti hesaplanabilir.

Bir vardiyanın üretimi hesaplanabilir.

Bir işletmenin kârı hesaplanabilir.

Ama bir insanın hayatının parasal karşılığı yoktur.

İşte devletin müdahalesi tam burada başlar.

Çünkü piyasanın kendi mantığı içinde “maliyet” olarak görülebilecek güvenlik harcamaları, kamu açısından yaşam hakkının gereğidir.


AKP İKTİDARI BU TABLONUN DIŞINDA DEĞİLDİR

Türkiye uzun yıllardır AKP iktidarı tarafından yönetiliyor.

Bu nedenle bugün madencilikteki çalışma düzenini yalnızca geçmiş hükümetlerin mirasıyla açıklamak mümkün değildir.

Özelleştirme politikaları.

Taşeronlaşma.

Rödovans sistemi.

Denetim mekanizmaları.

İş güvenliği uygulamaları.

Sendikal düzen.

Bunların tamamı siyasi tercihlerle biçimlenir.

İktidar yalnızca yasa çıkaran bir kurum değildir.

İktidar, ekonomik düzenin nasıl işleyeceğini belirleyen güçtür.

Kamu işletmesi mi?

Özel işletme mi?

Taşeronluk hangi sınırlar içinde?

Rödovans nasıl uygulanacak?

Denetim nasıl yapılacak?

İş güvenliği uzmanı gerçekten bağımsız mı?

İşçi güvenlik nedeniyle üretimi durdurabilecek mi?

Sendika gerçekten işçinin yanında mı?

Bunların her biri siyasi sorudur.

Bu nedenle Zonguldak’taki üç ölümün sorumluluğunu yalnızca olay anındaki kişilere indirgemek, zincirin yalnızca son halkasına bakmaktır.

Bir iş cinayetini anlamak için yalnızca patlamaya değil, patlamaya kadar gelen bütün kararlara bakmak gerekir.


SOMA, ERMENEK, İLİÇ VE ZONGULDAK

Türkiye bu soruyla ilk kez karşılaşmıyor.

Soma’da 301 madenciyi kaybettik.

Ermenek’i yaşadık.

İliç’te bambaşka bir madencilik felaketinin sonuçlarıyla karşı karşıya kaldık.

Her seferinde aynı ritüel tekrarlandı.

Önce ölüm.

Sonra öfke.

Ardından açıklamalar.

Soruşturmalar.

Raporlar.

Tutuklamalar.

Tartışmalar.

Ve zamanla unutuluş.

Türkiye’nin asıl problemi yalnızca iş cinayetlerinin yaşanması değil.

İş cinayetlerinin toplumsal hafızada kısa süre yaşamasıdır.

Çünkü unutulan ölüm, yeni ölümün zeminini hazırlar.

Bir facia unutulduğunda sistem rahatlar.

Sistem rahatladığında denetim gevşer.

Denetim gevşediğinde risk büyür.

Risk büyüdüğünde bir gün yeniden “kaza” denir.

Ve döngü yeniden başlar.


SORUN SADECE PATRON DEĞİL; SİSTEMİN TAMAMIDIR

Burada kolaycılığa da düşmemek gerekir.

“Özel sektör kötüdür, kamu iyidir” demek meseleyi açıklamaz.

Kamu işletmesinde de kötü yönetim olabilir.

Bürokrasi de denetimi zayıflatabilir.

Devlet işletmesinde de işçinin sesi duyulmayabilir.

Asıl mesele mülkiyet biçiminden daha derindedir.

Asıl soru şudur:

İşçinin çalışma sürecinde gerçek bir gücü var mı?

Sendika bağımsız mı?

İş güvenliği uzmanı patronun baskısından uzak mı?

Bir mühendis “Bu ocak güvenli değil” dediğinde üretim gerçekten duruyor mu?

İşçi güvenlik nedeniyle çalışmayı reddettiğinde işini kaybetmekten korkuyor mu?

Eğer bütün bu soruların cevabı olumsuzsa, şirketin tabelasında devlet ya da özel sektör yazmasının tek başına fazla anlamı yoktur.

Çünkü işçinin hayatını koruyan şey yalnızca mülkiyet değil;

hukuk, denetim, sendika, işçi iradesi ve güç dengeleridir.


SOLUN DA KENDİSİNE SORMASI GEREKEN SORULAR VAR

Her maden faciasından sonra “sermaye düzeni” demek kolaydır.

Ama gerçek siyaset, yalnızca suçlu göstermek değildir.

Asıl mesele, başka bir çalışma düzeninin nasıl kurulacağını anlatabilmektir.

İşçinin üretimde söz hakkı nasıl güçlendirilecek?

Sendikalar nasıl bağımsızlaştırılacak?

Denetim nasıl siyasi ve ekonomik baskılardan kurtarılacak?

Taşeronluk nerede sınırlandırılacak?

Rödovans sistemi nasıl yeniden düzenlenecek?

İş güvenliği uzmanlarının gerçek bağımsızlığı nasıl sağlanacak?

İşçiye güvenli olmayan koşullarda çalışmayı reddetme hakkı nasıl gerçek hale getirilecek?

Bunlara cevap vermeden atılan her slogan, işçinin ölümünü yalnızca politik bir dekor haline getirme tehlikesi taşır.

İşçinin hayatını koruyacak düzeni kurmak, slogan atmaktan çok daha zor; ama çok daha değerlidir.


ZONGULDAK BİZE AVRUPA’YI DEĞİL, KENDİMİZİ SORGULATMALI

“Avrupa’da da maden kazası oluyor.”

Evet.

Oluyor.

Ama bu cümle Türkiye’yi rahatlatmaya yetmez.

Çünkü mesele kazanın yalnızca varlığı değildir.

Mesele, kazanın ne sıklıkta ölümle sonuçlandığıdır.

Türkiye için eski karşılaştırmada 100 bin işçide 44 ölüm.

ABD’de 14,1.

Polonya’da 9,3.

Avustralya’da 3,7.

Bu rakamlar bize tek bir gerçeği gösteriyor:

Madenciliğin tehlikeli olması, yüksek ölüm oranını açıklamak için yeterli değildir.

Çünkü tehlike ortak olabilir.

Ama tehlikeye karşı alınan önlemler ortak değildir.

İşte devletin kalitesi tam burada ölçülür.

İşçinin hayatı, üretim hedefinin önüne konulabiliyor mu?

Güvenlik nedeniyle üretim durdurulabiliyor mu?

Denetçi gerçekten bağımsız mı?

İşçi gerçekten “Hayır, bu koşullarda çalışmayacağım” diyebiliyor mu?

Eğer cevap evetse, risk azalır.

Cevap hayırsa, istatistikler yükselir.

Ve bir süre sonra ölüm “kaza” diye adlandırılır.

Oysa bazen “kaza” dediğimiz şey, alınmamış onlarca kararın sonucudur.


SON SÖZ: KÖMÜRÜN ALTINDA KALAN SADECE İŞÇİ DEĞİLDİR

Zonguldak’ta hayatını kaybeden üç madencinin ailelerine başsağlığı dilemek insani bir görevdir.

Ama yeterli değildir.

Çünkü başsağlığı sorumluluğun yerine geçmez.

Soruşturma önlemin yerine geçmez.

“Kader” ihmali aklamaz.

Ve “kaza” kelimesi, eğer ortada önlenebilir bir ölüm varsa, gerçeği anlatmaya yetmez.

Artık yalnızca:

“Kaç kişi öldü?”

diye sormayalım.

Daha zor olanı soralım:

“Neden ölmek zorunda kaldılar?”

Çünkü bir ülkede işçi çalışırken ölüyor, üretim devam ediyor, devlet soruşturma açıyor ve toplum birkaç gün sonra başka bir gündeme geçiyorsa, ortada yalnızca bir maden kazası yoktur.

Ortada normalleştirilmiş bir çalışma düzeni vardır.

Ve o düzenin en ağır bedelini, her zaman olduğu gibi emeğiyle yaşayanlar öder.

Zonguldak’ın karanlığında yalnızca kömür yanmıyor.

Bir ülkenin vicdanı sınanıyor.

Bir ülkenin gerçek uygarlık ölçüsü, yerin üstündeki gökdelenlerinin yüksekliği değildir.

Yerin yüzlerce metre altına inen işçisinin akşam evine sağ dönüp dönemediğidir.

Üç madenci artık evine dönemeyecek.

Çocukları babalarını beklemeyecek.

Eşleri kapıya bakmayacak.

Sofrada bir sandalye boş kalacak.

Ve biz buna hâlâ yalnızca “maden kazası” diyeceksek, asıl kazanın nerede olduğunu da kendimize sormamız gerekir.

Belki de asıl kaza, insan hayatını üretimin maliyet kalemlerinden biri haline getiren anlayıştır.

Çünkü kömürün tonunu hesaplayan bir düzen, işçinin hayatını da bir maliyet hesabına indirgediği anda yalnızca ekonomik değil, ahlaki olarak da çökmeye başlar.

İŞÇİNİN HAYATI KÂRDAN DAHA DEĞERLİDİR.

İŞ GÜVENLİĞİ BİR MALİYET DEĞİL, İNSANLIK BORCUDUR.

İŞÇİ ÖLÜMÜ KADER DEĞİL, SORUMLULUK MESELESİDİR.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

9 dk