YANLIŞTAN BİLE ÖTE ŞEYLERİN ÜZERİNE — ÜZERİNE
İnsan bazen yanlış yaparak değil, yanlışı artık sorgulamayarak kaybolur.
N e o l s u n...
An-be-an ilerliyoruz işte.
“Yanlıştan bile öte” şeylerin üzerine — üzerine.
Ne tuhaf bir ilerleme biçimi bu!
Zaman geçiyor.
Takvimler değişiyor.
Teknoloji gelişiyor.
Binalar yükseliyor.
Caddeler genişliyor.
Ekranlar küçülüyor, dünyalar cebimize sığıyor.
Fakat bütün bu hareketliliğin ortasında insanın kendisine sorması gereken o basit soruyu giderek daha az soruyoruz:
“Peki biz gerçekten ilerliyor muyuz?”
Çünkü ilerlemek ile hareket etmek aynı şey değildir.
Bir tren raylar üzerinde büyük bir hızla ilerleyebilir; fakat yanlış hatta gidiyorsa, hızı onu doğru yere götürmez.
İnsan da böyledir.
Bazen hayatımızda o kadar çok şey oluyor ki, yaşadığımız yoğunluğu gelişme zannediyoruz.
Oysa yoğunluk, anlam değildir.
Hız, yön değildir.
Değişim, dönüşüm değildir.
Ve her yeni olan şey, iyi olan şey değildir.
YANLIŞIN DAHA TEHLİKELİ BİR AŞAMASI VARDIR
Yanlış yapmak insan olmanın doğal bir parçasıdır.
Hata yaparız.
Yanılırız.
Eksik düşünürüz.
Yanlış karar veririz.
Bunların hiçbirisi tek başına insanı küçültmez.
Tam tersine, insanın gelişimi çoğu zaman yanılma kapasitesinin içinden geçer.
Bilim bile böyle ilerler.
Bir hipotez ortaya konur.
Sınanır.
Yanlışlanır.
Yeniden düşünülür.
Bilginin ilerlemesi, yanılmazlık iddiasından değil, yanlışını görebilme cesaretinden doğar.
Sorun yanlış yapmak değildir.
Sorun, yanlışın üzerine yeni bir kat çıkmaktır.
Sonra bir kat daha…
Sonra bir kat daha…
Ve nihayetinde insan, kendi yaptığı yapının içinde mahsur kalır.
Başlangıçta yalnızca bir tercihtir.
Sonra alışkanlık olur.
Alışkanlık davranışa dönüşür.
Davranış karaktere.
Karakter ise kader gibi algılanmaya başlanır.
İşte o noktada artık yanlış, yalnızca yanlış değildir.
Yanlış bir hayat düzeninin parçasıdır.
Ve insan kendi kurduğu düzeni bozmak yerine, o düzenin içinde kendisini yeniden tanımlamaya başlar.
İNSANIN EN BÜYÜK YANILGISI: KENDİSİNİ HAKLI ÇIKARMA İHTİYACI
İnsanın zihni yalnızca gerçekleri anlamaya çalışan bir mekanizma değildir.
Aynı zamanda kendisini korumaya çalışan bir mekanizmadır.
Bu nedenle insan, çoğu zaman gerçeği aramaktan önce kendi kararlarının haklılığını korumaya çalışır.
Bir karar verdiyse, o kararın yanlış olabileceğini kabul etmek kolay değildir.
Çünkü mesele artık karar olmaktan çıkar.
Benlik meselesine dönüşür.
“Yanıldım” demek, yalnızca bir düşüncenin yanlışlığını kabul etmek değildir.
Bazen insanın kendi hakkında kurduğu hikâyeyi de bozmasıdır.
Bu yüzden insan, kendi hatasını kabul etmek yerine onun etrafında yeni açıklamalar üretir.
Bir gerekçe…
Ardından başka bir gerekçe…
Sonra yeni bir açıklama…
Ve bir süre sonra kişi artık gerçeği açıklamıyordur.
Kendisini açıklıyordur.
İşte burada entelektüel dürüstlük başlar.
İnsanın kendi düşüncesine karşı da eleştirel olabilmesi…
Kendi kanaatini mahkûm etmeye hazır olması…
Kendi doğrularını bile gerektiğinde yeniden sınayabilmesi…
Belki de gerçek özgürlük tam burada başlar.
Çünkü düşünce özgürlüğü yalnızca istediğini söylemek değildir.
Düşündüğünün yanlış olabileceğini kabul edebilecek kadar özgür olmaktır.
BİZ BAZEN GERÇEĞİ DEĞİL, RAHATLIĞIMIZI KORUYORUZ
İnsan neden bazı gerçeklerden kaçar?
Çünkü gerçek her zaman rahatlatmaz.
Bazen bir gerçekle yüzleşmek, yıllardır kurduğumuz düzeni değiştirmeyi gerektirir.
Bir ilişkiyi…
Bir alışkanlığı…
Bir inancı…
Bir yaşam biçimini…
Hatta bazen kendimize ilişkin algımızı.
Bu nedenle insan, çoğu zaman gerçeği reddetmez.
Daha incelikli bir şey yapar:
Gerçeği görür ama onun gerektirdiği sonucu yaşamaktan kaçınır.
İşte çağımızın büyük çelişkilerinden biri burada ortaya çıkar.
Bilgi hiç olmadığı kadar çoğalmıştır.
Ama bilginin çoğalması, farkındalığın çoğalması anlamına gelmemektedir.
Her şeyi biliyoruz.
Fakat bildiklerimizin bizi değiştirmesine izin vermiyoruz.
Veri var.
Enformasyon var.
Yorum var.
Analiz var.
Fakat bütün bunların sonunda hâlâ aynı yerde durabiliyoruz.
Çünkü bilmek başka,
bildiğin şeyin sorumluluğunu almak başka.
“HERKES BÖYLE” CÜMLESİ, TOPLUMSAL VİCDANIN EN KISA İSTİFASIDIR
Belki de insanlığın en tehlikeli cümlelerinden biridir:
“Herkes böyle yapıyor.”
Bu cümle söylendiği anda bireysel sorumluluk toplumsal kalabalığın içine bırakılır.
Kimse suçlu değildir.
Çünkü herkes yapmıştır.
Kimse sorumlu değildir.
Çünkü düzen böyledir.
Kimse değiştirmek zorunda değildir.
Çünkü “zaten değişmez.”
İşte böylece yanlış, bireysel olmaktan çıkar ve kolektif bir alışkanlığa dönüşür.
Sonra toplumlar büyük kötülükleri bir anda gerçekleştirmezler.
Küçük kabullerin toplamıyla gerçekleştirirler.
Bir haksızlığa ses çıkarılmaz.
Bir adaletsizlik normalleşir.
Bir liyakatsizlik “idare eder” denilerek geçiştirilir.
Bir duyarsızlık “bana dokunmuyor” diye savunulur.
Bir yanlış, “aman şimdi sırası değil” denilerek ertelenir.
Sonra yıllar geçer.
Ve toplum dönüp kendi yarattığı tabloya şaşırır.
Oysa hiçbir şey bir gecede olmadı.
Her şey an-be-an oldu.
İLERLEMEK BAZEN GERİYE DOĞRU GİTMEKTİR
Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri de teknolojik ilerlemeyi insanî ilerlemeyle karıştırmaktır.
Daha hızlı iletişim kurabiliriz.
Ama birbirimizi daha iyi anlıyor muyuz?
Daha çok bilgiye sahibiz.
Ama daha bilge miyiz?
Daha uzun yaşıyoruz.
Ama hayatı daha anlamlı mı yaşıyoruz?
Daha fazla tüketiyoruz.
Ama daha mı mutluyuz?
Daha fazla konuşuyoruz.
Ama gerçekten birbirimizi dinliyor muyuz?
Sorular çoğalıyor.
Cevaplar ise çoğu zaman küçülüyor.
Çünkü medeniyet yalnızca ne kadar ileri gittiğimizle ölçülemez.
Neyi geride bıraktığımızla da ölçülür.
Eğer teknoloji ilerlerken vicdan geriliyorsa…
Ekonomi büyürken adalet küçülüyorsa…
Bilgi artarken hikmet azalıyor ise…
İletişim çoğalırken insan ilişkileri yüzeyselleşiyorsa…
O zaman ortada bir ilerleme vardır belki.
Ama bunun adına doğrudan insanî ilerleme demek kolay değildir.
YANLIŞTAN BİLE ÖTE OLAN NEDİR?
Yanlıştan bile öte olan şey, yanlışın kendisi değildir.
Yanlışın artık insanı rahatsız etmemesidir.
Çünkü vicdanın en büyük yenilgisi, kötülük karşısında aciz kalmak değil;
kötülüğü görüp hiçbir şey hissetmemeye başlamaktır.
Bir zamanlar bizi öfkelendiren şey bugün yalnızca omuz silktirebiliyorsa…
Bir zamanlar kabul edemediğimiz şey bugün “hayatın gerçeği” olmuşsa…
Bir zamanlar “asla” dediğimiz şey bugün “ne yapalım” ile karşılanıyorsa…
Orada yalnızca dünya değişmemiştir.
Biz de değişmişizdir.
Belki daha gerçekçi olmuşuzdur.
Belki daha tecrübeli.
Belki daha pragmatik.
Ama belki de yalnızca daha az itiraz eder hâle gelmişizdir.
Ve insanın kendisini kandırmasının en incelikli biçimi de budur:
Erdemden vazgeçişine olgunluk adını vermek.
BİR GÜN KENDİMİZE YABANCILAŞIRSAK
İnsanın kendisine yabancılaşması büyük bir gürültüyle gerçekleşmez.
Sessizdir.
Kimse fark etmez.
Hatta çoğu zaman insanın kendisi bile fark etmez.
Bir gün eskiden heyecanlandığı şeylere karşı kayıtsızdır.
Bir gün eskiden savunduğu değerleri tartışmaya bile gerek görmez.
Bir gün “böyle gelmiş, böyle gider” demeye başlar.
Sonra aynaya bakar.
Yüz tanıdıktır.
Hayat tanıdıktır.
İsim aynıdır.
Fakat içeride bir şey eksilmiştir.
İnsan hâlâ kendisidir ama kendisine eskisi kadar ait değildir.
Belki bütün mesele de burada düğümlenmektedir.
İnsanın dünyayı değiştirmeden önce kendisine şu soruyu sorabilmesi:
“Ben neye alıştım?”
Çünkü bazen insanın en büyük düşmanı yanlış yaptığı şey değil,
yanlış olduğunu bildiği hâlde artık onu sorgulamamasıdır.
VE SONUNDA YİNE AYNI CÜMLE…
N e o l s u n...
An-be-an ilerliyoruz işte.
Hayat akıyor.
Zaman geçiyor.
Dün, bugüne;
bugün, yarına dönüşüyor.
Biz de bu akışın içinde sürekli bir şeylerin üzerine bir şeyler koyuyoruz.
Bir düşüncenin üzerine başka bir düşünce…
Bir kararın üzerine başka bir karar…
Bir alışkanlığın üzerine başka bir alışkanlık…
Bir suskunluğun üzerine başka bir suskunluk…
Ve bazen fark etmeden:
“Yanlıştan bile öte” şeylerin üzerine — üzerine.
Ta ki bir gün durup geriye bakıncaya kadar.
Ve kendimize şu soruyu soruncaya kadar:
“Bunca yolu gerçekten ilerlemek için mi yürüdüm,
yoksa yalnızca durup kendime bakmamak için mi?”
Belki hayatın en zor yüzleşmesi budur.
Çünkü insan başkalarının hatalarını kolayca görür.
Toplumun yanlışlarını kolayca teşhis eder.
Çağın hastalıklarını kolayca tarif eder.
Ama sıra kendisine geldiğinde kelimeler azalır.
Savunmalar çoğalır.
İşte gerçek entelektüel cesaret tam burada başlar:
İnsanın dünyayı eleştirmeden önce kendi payını sorgulamasıyla.
Çünkü değişim, dışarıya yöneltilmiş en yüksek sesli itirazla değil;
içeride verilmiş en sessiz kararla başlar.
Ve belki de artık biraz durmak gerekiyor.
Bir adım daha atmadan önce…
Bir şeyin üzerine bir şey daha koymadan önce…
Kendimize bakmak.
Nereye geldiğimizi görmek.
Neyi kaybettiğimizi hatırlamak.
Neye alıştığımızı fark etmek.
Ve hâlâ mümkünse,
yanlıştan bile öteye geçmeden geri dönmek.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey daha fazla ilerlemek değildir.
Doğru yere yeniden yönelmektir.
N e o l s u n...
An-be-an ilerliyoruz işte.
Ama bundan sonra belki de asıl mesele,
ilerlemek değil;
hangi yöne doğru ilerlediğimizi bilmek.





