İZVERİ.

Köşe yazısı

YENİ PARTİ = YENİ ANAP MI? CUMADAN 1. MECLİS’E, CHP’DEN SERMAYEYE UZANAN HAT

Piyasa merkezli, özelleştirmeci, dışa açık ve sermayenin hareket alanını genişleten neoliberal model.

Yayınlandı: 4 Eylül 2026 18:15

Paylaş

YENİ PARTİ = YENİ ANAP MI?

CUMADAN 1. MECLİS’E, CHP’DEN SERMAYEYE UZANAN HAT

Bir süre önce Özgür Özel, Cuma namazının ardından 1. Meclis’e yürüdü ve Yeni Parti’nin kuruluşunu ilan etti.

Burada dikkat çekici olan yalnızca Cuma namazına gitmesi değil. Her Cuma namazının program duyurularında özellikle yer alması, kamuoyuna duyurulması ve bunun giderek siyasi iletişimin düzenli bir parçası haline gelmesi ayrıca dikkat çekiyor.

Bir siyasetçinin Cuma namazı kılması elbette kişisel tercihidir. Kimsenin buna itiraz etmesi düşünülemez. Ancak bir ibadetin her hafta siyasi program içerisinde özellikle duyurulması, artık yalnızca kişisel bir tercih olmaktan çıkar ve bunun siyasal iletişimde neden bu kadar öne çıkarıldığı sorusunu beraberinde getirir.

Üstelik Özgür Özel’in Cuma namazı sonrasında 1. Meclis’e yürümesiyle birlikte bu sembolik anlatı daha da güçlendirildi.

Atatürk’ün 1. Meclis’in açılışından önce Hacı Bayram Camii’nde Cuma namazı kıldığı özellikle hatırlatılıyor. Böylece bugünün siyasi görüntüsü, Cumhuriyet’in kuruluş anlarından biriyle yan yana getiriliyor.

Peki, Atatürk o gün Cuma namazı kılmamış olsaydı ne yapacaklardı?

Asıl soru budur.

Çünkü mesele Cuma namazı değildir.

Mesele, dini bir sembolün neden sürekli siyasi kimliğin bir parçası olarak öne çıkarıldığıdır.

Atatürk’ün 1. Meclis’e giden yolu elbette Hacı Bayram Camii’nden de geçiyordu. Ancak o yol yalnızca bir camiden ibaret değildi.

O yol; bağımsızlıktan, halk egemenliğinden, ekonomik bağımsızlıktan, kamuculuktan, laiklikten, aydınlanmadan ve emperyalizme karşı mücadeleden geçiyordu.

Dolayısıyla Atatürk’ün tarihsel pratiğini yalnızca Cuma namazı ve dini semboller üzerinden anlatmak, onun siyasi mirasının bütününü değil, bugünün siyasetine uygun görülen bir bölümünü öne çıkarmaktır.

Özgür Özel, Atatürk’ün gittiği yoldan, Cumaları hiç kaçırmadan yürüyecek…

Öyle mi?

O zaman sormak gerekir:

Atatürk’ün yolunun neresinden yürüyecekler?

Sadece Cuma namazından mı?

Yoksa halkçılıktan da mı?

Bağımsızlıktan mı?

Kamuculuktan mı?

Laiklikten mi?

Anti-emperyalizmden mi?

Ekonomik bağımsızlıktan mı?

Cumhuriyetin aydınlanmacı karakterinden mi?

Çünkü Atatürk’ün yolundan yürümek, onun yaptığı bir sembolik hareketi tekrar etmek değildir.

Onun hangi değerler uğruna mücadele ettiğini bugün yeniden savunabilmektir.

Tam da bu nedenle Yeni Parti tartışmasını yalnızca bugünün siyasi görüntüleri üzerinden değerlendirmek mümkün değildir.

Bugünkü tabloyu anlayabilmek için geriye gitmek gerekir.

12 Eylül’e, Özal’a, ANAP’a, neoliberal dönüşüme, CHP’nin tarihsel kimliğinden uzaklaşmasına, İstanbul sermayesinin siyasi arayışlarına, İmamoğlu’na ve sonunda Özgür Özel’e…

Çünkü bugün karşımızda duran siyasi yapı bir anda ortaya çıkmış değildir.

Bir tarihsel sürecin üzerinde yükselmektedir.


12 EYLÜL: TARİHSEL KIRILMANIN BAŞLANGICI

CHP’nin bugünkü konumunu anlamanın önemli duraklarından biri 12 Eylül 1980 darbesidir.

12 Eylül yalnızca siyasi partileri kapatan bir askeri müdahale değildi.

Türkiye’nin siyasal, toplumsal ve ekonomik düzenini yeniden şekillendiren büyük bir kırılmaydı.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren siyasal hayatın önemli unsurları olan halkçılık, kamuculuk, planlama, laiklik ve aydınlanma gibi kavramların toplumsal ağırlığı zayıflatıldı.

Siyaset örgütsüzleştirildi.

Toplum siyasetten uzaklaştırıldı.

Sendikalar ve sınıfsal örgütlenmeler etkisizleştirildi.

Bununla birlikte yeni bir ekonomik anlayış güç kazandı:

Piyasa merkezli, özelleştirmeci, dışa açık ve sermayenin hareket alanını genişleten neoliberal model.

İşte Türkiye’nin siyasal dönüşümü ile ekonomik dönüşümü burada birbirine bağlandı.

12 Eylül siyasal alanı yeniden şekillendirirken, ortaya çıkan yeni siyasal zeminin üzerine farklı bir ekonomik model yerleştirildi.

Ve bu modelin en güçlü siyasi taşıyıcısı kısa süre sonra Özal ve ANAP oldu.


12 EYLÜL’DEN ÖZAL’A: ANAP MODELİ

Özal’ın kurduğu ANAP yalnızca yeni bir siyasi parti değildi.

Türkiye’nin 1980 sonrasında girdiği ekonomik ve siyasal dönüşümün önemli taşıyıcılarından biriydi.

Devletin ekonomideki ağırlığının azaltılması, piyasanın güçlendirilmesi, dışa açılmanın hızlandırılması ve Türkiye’nin küresel ekonomik sisteme daha fazla entegre edilmesi bu dönemin temel yönelimleri arasında yer aldı.

Böylece Cumhuriyetin ilk döneminden miras kalan kamucu ekonomik anlayış giderek geriye çekildi.

Devlet küçüldü, piyasa büyüdü, sermayenin hareket alanı genişledi.

Buradaki tarihsel bağlantı önemlidir:

12 Eylül siyasal alanı değiştirdi; Özal dönemi bu değişimin üzerine neoliberal ekonomik modeli yerleştirdi.

Dolayısıyla bugün “Yeni Parti = Yeni ANAP mı?” sorusunu sormak yalnızca bir siyasi benzetme değildir.

Asıl soru, siyasi işlevin yeniden ortaya çıkıp çıkmadığıdır.

Farklı toplumsal kesimleri aynı çatı altında toplamak…

Merkez siyasete yönelmek…

Sermaye çevreleriyle uzlaşabilecek ekonomik bir dil oluşturmak…

Muhafazakâr seçmeni ürkütmeyecek sembolleri kullanmak…

“Sol” liberal bir söylemle daha geniş bir seçmen kitlesine ulaşmak…

Ve iktidarın doldurduğu alanın yerine talip olmak…

Eğer bütün bunlar aynı siyasi projede birleşiyorsa, o zaman karşımızdaki mesele yalnızca yeni bir parti değildir.

Yeni bir siyasi merkez inşa etme girişimidir.


CHP YENİ DÜZENİN İÇİNDE KENDİ YERİNİ ARIYOR

Tam bu noktada CHP’nin yaşadığı tarihsel dönüşüme bakmak gerekir.

12 Eylül sonrasında CHP kapatıldı ve daha sonra yeniden siyaset sahnesine döndü.

Fakat artık Türkiye değişmişti.

1930’ların, 1940’ların, 1960’ların veya 1970’lerin Türkiye’si yoktu.

Toplum değişmişti.

Ekonomi değişmişti.

Sermaye yapısı değişmişti.

Sınıfsal ilişkiler değişmişti.

Türkiye’nin dünya kapitalizmiyle bütünleşme biçimi değişmişti.

CHP ise bu yeni düzen içerisinde kendi tarihsel kimliğiyle yeni siyasal koşullar arasında sıkışmaya başladı.

Önünde iki temel yol vardı.

Ya Cumhuriyetin kamucu, halkçı ve bağımsızlıkçı çizgisini günün koşullarına uyarlayarak yeniden üretecekti…

Ya da neoliberal düzenin sınırları içerisinde kendisine yeni bir siyasi alan açacaktı.

Zaman içerisinde ikinci yolun ağırlığı arttı.

Partinin dili değişti.

Siyasi öncelikleri değişti.

Sermaye ile kurduğu ilişki değişti.

Ve CHP’nin tarihsel olarak temsil ettiği bazı toplumsal kesimlerle arasındaki bağ giderek zayıfladı.

Böylece ortaya önemli bir çelişki çıktı:

Tarihsel olarak halkçılığı ve kamuculuğu temsil eden bir parti, giderek piyasa merkezli yeni düzenin sınırları içerisinde siyaset yapmaya başladı.

2000’li yıllara gelindiğinde bu kopuş daha görünür hale geldi.

Halk, tarihteki CHP ile bugünkü CHP arasındaki farkı görmeye başladı.


2000’LER: AKP YÜKSELİRKEN CHP’NİN BOŞLUĞU

2000’li yıllarda Türkiye’nin siyasi dengeleri yeniden değişti.

AKP iktidara geldi.

Eski merkez sağ büyük ölçüde çöktü.

Muhafazakâr toplumsal kesimler yeni bir siyasi merkez etrafında toplandı.

CHP ise buna karşı toplumun tamamını kapsayan güçlü ve ikna edici bir siyasal proje üretmekte zorlandı.

Böylece CHP’nin tarihsel problemi daha da büyüdü.

Cumhuriyetin kurucu partisi, Cumhuriyetin toplumsal projesini günün koşullarında yeniden üretmek yerine, çoğu zaman mevcut siyasi dengeler içerisinde kendisine alan açmaya yöneldi.

Bu süreçte CHP’nin tarihsel kimliği ile güncel siyasi pratiği arasındaki mesafe büyüdü.

İşte daha sonra İmamoğlu’nun yükselmesine zemin hazırlayan siyasi alan da böyle oluştu.


İSTANBUL SERMAYESİ VE İKTİDAR ARAYIŞI

Bu aşamada İstanbul sermayesi ile siyasal iktidar arasındaki ilişkiye bakmak gerekir.

Sermaye sınıfı kendi çıkarlarını koruyacak ekonomik ve siyasi ortamı ister.

İktidarla uyumlu olduğu dönemlerde destek verir.

Çatıştığı dönemlerde ise alternatif siyasi kanallara yönelir.

TÜSİAD’ın iktidara yönelik açıklamaları ve sermaye çevrelerinden gelen çeşitli uyarılar, bu gerilimlerin farklı dönemlerde görünür hale geldiğini gösterdi.

Burada İstanbul sermayesinin kendi çıkarları doğrultusunda siyasi alternatif aramasını anlamak mümkündür.

Ancak asıl anlaşılması güç olan başka bir noktadır:

Kendisini sol olarak tanımlayan insanların, sermaye ile iktidar arasındaki mücadelede ortaya çıkan siyasi aktörleri sorgulamadan bir kurtarıcı gibi sahiplenmesi.

İşte burada sınıfsal siyaset açısından ciddi bir soru ortaya çıkıyor:

Biz gerçekten emekçi sınıfların siyasetini mi yapıyoruz, yoksa sermaye ile iktidar arasındaki güç mücadelesinde sermayenin tercih ettiği siyasi aktörün arkasına mı diziliyoruz?

Bu soru sorulmadan “sol” demek kolaydır.

Cevap vermek ise zordur.


İMAMOĞLU: SONUÇ MU, TAŞIYICI MI?

Ekrem İmamoğlu’nun yükselişini yalnızca kişisel siyasi başarısı üzerinden okumak bu nedenle yeterli değildir.

İmamoğlu’nun yükselişi, CHP’nin yıllardır yaşadığı dönüşümden ve Türkiye’deki daha geniş iktidar-sermaye-muhalefet ilişkilerinden bağımsız değerlendirilemez.

Burada sorulması gereken soru şudur:

İmamoğlu CHP’yi mi dönüştürdü, yoksa CHP’nin yıllar içinde yaşadığı dönüşüm İmamoğlu’nun yükselişi için uygun zemini mi hazırladı?

Çünkü ortaya çıkan yeni siyasi dil daha merkezci, daha liberal ve piyasa ile daha kolay konuşabilen bir karakter kazandı.

Bu dil kendisini “sol” olarak tanımlamaya devam etti.

Fakat çelişki de tam burada ortaya çıktı:

Sermaye ile yakınlaşan bir siyasi hareket ne ölçüde emekçi sınıfların temsilcisi olabilir?

İstanbul sermayesinin kendi siyasi çıkarlarını takip etmesi anlaşılabilir.

Anlaşılması güç olan, kendisini solcu veya emek yanlısı olarak tanımlayanların bu ilişkinin niteliğini sorgulamadan sahiplenmesidir.


BUTLAN KARARI: CHP İÇİN TARİHSEL BİR DÖNÜŞÜM FIRSATI

İşte tam bu noktada Kemal Kılıçdaroğlu meselesi yalnızca bir kişinin siyasi geleceği olarak ele alınamaz.

Kurultay tartışmaları ve butlan kararı etrafında ortaya çıkan hukuki ve siyasi süreç, CHP’nin kendi tarihsel kimliğiyle yeniden hesaplaşması bakımından da değerlendirilmelidir.

Burada mesele yalnızca Kılıçdaroğlu geri gelsin mi, gelmesin mi? sorusuna indirgenemez.

Asıl mesele şudur:

CHP hangi CHP olacak?

1980 sonrasında neoliberal dönüşümün etkisiyle tarihsel kodlarından uzaklaşan, sermaye ile ilişkisini yeniden tanımlayan, merkez siyasetin sınırlarında dolaşan bir CHP mi?

Yoksa Cumhuriyetin kuruluş felsefesindeki halkçılık, kamuculuk, bağımsızlık, laiklik, aydınlanma ve ekonomik bağımsızlık kodlarını yeniden hatırlayan bir CHP mi?

Butlan tartışmasının CHP açısından gerçek anlamı burada ortaya çıkıyor.

Eğer bu süreç yalnızca koltukların, makamların ve genel başkanlık hesabının konusu haline getirilirse, CHP yine kendi tarihsel sorununu ıskalamış olur.

Ama bu süreç CHP’nin “Ben kimim, neyi temsil ediyorum ve hangi sınıfların yanında duruyorum?” sorularını yeniden sormasına vesile olursa, o zaman siyasi bir anlam kazanır.

Ve burada Kemal Kılıçdaroğlu'nun önünde tarihi bir sorumluluk bulunmaktadır.

Kılıçdaroğlu, CHP'nin tarihsel kodlarına dönmesi için son şans olabilir.

Bu ifade Kılıçdaroğlu'nu kişisel olarak yüceltmek anlamına gelmez.

Tam tersine, önündeki sorumluluğun büyüklüğünü anlatır.

Çünkü CHP’nin yeniden tarihsel kimliğine dönmesi, bir kişinin yeniden genel başkan olup olmamasından çok daha büyük bir meseledir.

Kılıçdaroğlu eğer yeniden siyasi bir rol üstlenecekse, bunu geçmişin makam kavgasını sürdürmek için değil, CHP’nin halkçı, kamucu, laik, bağımsızlıkçı ve Cumhuriyetçi kodlarını yeniden siyasetin merkezine taşımak için yapmak zorundadır.

Aksi halde değişen yalnızca isimler olur.

Sistem aynı kalır.

Siyasi dil değişir.

Sloganlar değişir.

Yüzler değişir.

Ama CHP'nin tarihsel kopuşu devam eder.

İşte bu nedenle butlan süreci, CHP açısından yalnızca hukuki bir tartışma değil, aynı zamanda tarihsel bir dönemeçtir.

Ve Kılıçdaroğlu açısından da mesele yalnızca yeniden dönmek değildir.

Nereye döneceğidir.

Bugünkü CHP'ye mi?

Yoksa tarihsel CHP'nin halkçı, kamucu, bağımsızlıkçı ve aydınlanmacı kodlarına mı?

Asıl soru budur.

Çünkü CHP'nin ihtiyacı yalnızca bir genel başkan değişikliği değildir.

CHP'nin ihtiyacı, kendi tarihsel hafızasına yeniden dönmesidir.

Ve bunun için Kılıçdaroğlu gerçekten son şanssa, bu şansın kişisel bir siyasi dönüşe değil, CHP'nin tarihsel kodlarına dönüşe çevrilmesi gerekir.


VE BUGÜN: ÖZGÜR ÖZEL VE YENİ PARTİ

Şimdi bütün bu tarihsel hattın son halkasına geliyoruz.

12 Eylül…

Özal…

ANAP…

Neoliberal dönüşüm…

CHP’nin tarihsel kimliğinden uzaklaşması…

İstanbul sermayesinin siyasi arayışları…

İmamoğlu…

Ve Özgür Özel…

Bu zincirin sonunda Yeni Parti tartışması ortaya çıkıyor.

Bu nedenle Özgür Özel’in Cuma namazı sonrasında 1. Meclis’e yürümesi ve bu yürüyüşün Atatürk’ün 1920’deki Meclis açılışıyla ilişkilendirilmesi yalnızca bir görüntü olarak değerlendirilemez.

Hele ki Cuma namazlarının düzenli biçimde siyasi program duyurularına konulması da bu tabloya eklendiğinde, bunun siyasi iletişimdeki işlevi ayrıca tartışılmalıdır.

Çünkü siyaset yalnızca ne yaptığınızla değil, neyi özellikle görünür kıldığınızla da ilgilidir.

Atatürk’ün sembolleri kullanılıyor.

Cuma namazı özellikle öne çıkarılıyor.

  1. Meclis vurgulanıyor.

Cumhuriyetin kuruluş anlarına gönderme yapılıyor.

Peki siyasi program nerede?

Atatürk’ün ekonomik bağımsızlığı nerede?

Kamuculuk nerede?

Halkçılık nerede?

Laiklik nerede?

Aydınlanma nerede?

Emekçi sınıfların ekonomik çıkarları nerede?

Sorular bunlar.


YENİ PARTİ, YENİ CHP Mİ; YOKSA YENİ ANAP MI?

İşte bu nedenle Yeni Parti’yi yalnızca “CHP’nin yeni dönemi” olarak değerlendirmek yeterli değildir.

Daha geniş bir tarihsel çerçeveden bakıldığında başka bir ihtimal ortaya çıkıyor:

Yeni Parti, CHP’nin tarihsel devamı olmaktan çok, Özal’ın ANAP’ının günümüz koşullarındaki yeni bir siyasi versiyonu olma iddiasında olabilir mi?

Farklı toplumsal kesimleri aynı çatı altında toplamak…

Merkez siyasete yönelmek…

Sermaye çevreleriyle uzlaşabilecek ekonomik bir çizgi oluşturmak…

Muhafazakâr seçmene güven verecek semboller kullanmak…

“Sol” liberal bir programla merkez seçmeni genişletmek…

Ve AKP’nin yıllardır doldurduğu siyasi alanın yerine talip olmak…

Bütün bunlar bir arada değerlendirildiğinde sorulması gereken soru şudur:

Yeni Parti gerçekten CHP’nin tarihsel misyonunu mu yeniden kuruyor, yoksa CHP’nin tarihsel mirasını kullanarak yeni bir merkez sağ-liberal siyasi alan mı oluşturuyor?

Çünkü AKP’nin yerine geçmek ile AKP’nin kurduğu siyasal-ekonomik düzeni değiştirmek aynı şey değildir.

Birincisi iktidar değişikliğidir.

İkincisi düzen değişikliğidir.


“HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK” DİYEREK GERÇEKLİK DEĞİŞMEZ

İmamoğlu döneminde yükselen “Her şey çok güzel olacak” sloganı da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Umut vermek güzeldir.

Ancak ülkenin karşı karşıya olduğu sorunların büyüklüğü sloganlarla aşılabilecek düzeyde değildir.

Türkiye yalnızca bir hükümet değişikliği problemi yaşamıyor.

Ekonomik ve toplumsal yapının çok daha derin sorunları var.

Gelir dağılımı bozuluyor.

Orta sınıf daralıyor.

Barınma maliyetleri yükseliyor.

Gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri zayıflıyor.

Üretim ile finans arasındaki dengesizlikler büyüyor.

Kamu kaynaklarının nasıl dağıtıldığı ve sosyal adaletin nasıl sağlanacağı temel meseleler haline geliyor.

Dolayısıyla vatandaşın karşısına çıkıp:

“Biz gelirsek her şey güzel olacak.”

demek artık yeterli değildir.

Nasıl olacak?

Hangi kaynakla olacak?

Kimden alınacak?

Kime verilecek?

Hangi ekonomik model uygulanacak?

Hangi sektör desteklenecek?

Hangi vergiler değişecek?

Kamu harcamaları nasıl düzenlenecek?

Gelir dağılımı nasıl düzeltilecek?

Üretim nasıl artırılacak?

Borç yükü nasıl yönetilecek?

Bunların cevabı verilmeden “güzel günler” vaat etmek siyasi program değil, temennidir.


ÇÜNKÜ ARTIK ESKİ SİSTEMİN SINIRSIZ “FAZLASI” YOK

Dünyada ve Türkiye’de eski ekonomik düzen ciddi bir dönüşüm geçiriyor.

Ucuz para dönemi geride kaldı.

Borç yükleri büyüdü.

Enerji, gıda ve konut maliyetleri stratejik sorunlara dönüştü.

Teknolojik dönüşüm üretim ilişkilerini değiştiriyor.

Yapay zekâ çalışma hayatını yeniden şekillendiriyor.

Küresel güç dengeleri değişiyor.

Yaşlanan nüfus sosyal güvenlik sistemleri üzerinde baskı oluşturuyor.

İklim değişikliği tarım ve enerji politikalarını yeniden şekillendiriyor.

Yani mesele yalnızca:

“Erdoğan gider, başka biri gelir.”

meselesi değildir.

Sistem değişiyor.

Ve sistem değişirken eski yöntemlerle siyaset yapmaya devam ederseniz, iktidara geldiğinizde de aynı sorunlarla karşı karşıya kalırsınız.

Çünkü dağıtılacak sınırsız bir “fazla” yok.

Herkese daha fazla gelir…

Daha fazla sosyal yardım…

Daha fazla kamu hizmeti…

Daha fazla yatırım…

Daha düşük vergi…

Daha düşük enflasyon…

Bunların hepsini aynı anda vaat edip kaynak göstermemek ekonomik program değildir.

Bunun adı seçim vaadidir.


HALK ARTIK SLOGAN DEĞİL, HESAP İSTİYOR

Belki de siyasetin en büyük yanılgısı burada.

Siyasetçi hâlâ seçmenin yalnızca sloganlarla ikna edilebileceğini düşünüyor.

Oysa halk hayatın hesabını her gün yapıyor.

Markete gidiyor.

Kirayı ödüyor.

Elektrik faturasını görüyor.

Çocuğunun eğitim masrafını karşılıyor.

Etin, sütün, ekmeğin fiyatını biliyor.

Dolayısıyla televizyon ekranındaki siyasi söylem ile mutfaktaki gerçek arasındaki farkı yaşayarak öğreniyor.

Yoksul artık kandırılmak istemiyor.

Gerçek istiyor.

Ne yapılacağını bilmek istiyor.

Nasıl yapılacağını bilmek istiyor.

Bedelinin ne olacağını bilmek istiyor.

Hangi ekonomik modelin uygulanacağını bilmek istiyor.


KÖY YANIYOR, CAMDAN BAKIYORLAR

Yeryüzünde yeni bir çağın eşiğindeyiz.

Savaşlar…

Enerji…

Gıda…

Teknoloji…

Yapay zekâ…

Küresel sermaye…

Üretim zincirleri…

Yeni güç merkezleri…

Bütün dünya yeniden şekilleniyor.

Türkiye de bu dönüşümün tam ortasında.

Ana muhalefetin görevi yalnızca iktidarın yanlışlarını sıralamak değildir.

Türkiye’nin bu yeni dünyada nasıl ayakta kalacağını anlatmaktır.

Alternatif bir gelecek tasarlamaktır.

Yeni bir ekonomik model ortaya koymaktır.

Ancak ortaya çıkan tablo çoğu zaman bunun çok uzağında.

Köy yanıyor, camdan bakıyorlar.

Sonra da:

“İktidara gelirsek her şey düzelecek.”

diyorlar.

Hayır.

İktidar değiştiğinde ekonomik gerçeklik ortadan kalkmayacak.

Borçlar silinmeyecek.

Kaynaklar bir gecede çoğalmayacak.

Üretim kendiliğinden artmayacak.

Gelir dağılımı kendiliğinden düzelmeyecek.

Sermaye-emek ilişkisi kendiliğinden değişmeyecek.

Dolayısıyla gerçek bir siyasi proje olmadan iktidar değişikliği yalnızca koltukların el değiştirmesi anlamına gelir.


TARİHİN ÖNÜNDEKİ ASIL SINAV

Artık mesele kimin Cuma namazına gittiği değildir.

Mesele, Cuma namazının neden her hafta siyasi program duyurularının bir parçası haline getirildiğidir.

Mesele Atatürk’ün fotoğrafının kimin arkasında durduğu da değildir.

Mesele “sol” kelimesinin bir parti programında kaç kez kullanıldığı hiç değildir.

Asıl mesele şudur:

Atatürk’ün hangi mirasına sahip çıkıyorsunuz?

Bağımsızlığına mı?

Halkçılığına mı?

Kamuculuğuna mı?

Laikliğine mi?

Aydınlanmasına mı?

Ekonomik bağımsızlığına mı?

Yoksa yalnızca toplumda karşılığı olan sembollerine mi?

Çünkü tarihsel miras fotoğrafla taşınmaz.

Programla taşınır.

Atatürk’ün yolundan yürümek, onun yürüdüğü caddeden geçmek değildir.

Onun karşısına aldığı sorunlarla bugün yeniden yüzleşebilme cesaretidir.

Sermayenin gücüyle halkın gücü karşı karşıya geldiğinde nerede durduğunuzu gösterebilmektir.

Ekonomik bağımsızlığı savunabilmektir.

Kamusal çıkarı piyasa çıkarının önüne koyabilmektir.

Emekçinin hakkını savunabilmektir.

Ve halka hoşuna gidecek sözleri değil, gerektiğinde canını acıtacak olsa bile gerçeği söyleyebilmektir.

Türkiye’nin ihtiyacı tam olarak budur.

Yeni sloganlar değil, gerçek bir program.

Yeni siyasi ambalajlar değil, gerçek bir toplumsal proje.

Semboller değil, ilkeler.

Koltuk hesabı değil, memleket hesabı.

İki yüzlü siyaseti bırakmanın zamanı gelmiştir.

Semboller üzerinden siyaset yapmayı bırakmanın…

Sermaye ile halk arasındaki çıkar çatışmasını görünmez kılmanın…

Ekonomik gerçekleri pembe vaatlerin arkasına saklamanın…

Halkı yalnızca seçimden seçime hatırlamanın…

Ve en önemlisi, halka gerçekle yüzleşmek yerine umut pazarlamanın sonu gelmelidir.

Çünkü halk görüyor.

Halk yaşıyor.

Halk hesaplıyor.

Ve günün sonunda siyasi sloganları değil, kendi hayatındaki sonucu hatırlıyor.

Dün 12 Eylül’ü tarih kaydetti.

Sonra Özal’ı ve ANAP’ı kaydetti.

Neoliberal dönüşümü kaydetti.

CHP’nin yaşadığı tarihsel kırılmayı kaydetti.

İmamoğlu’nun yükselişini kaydediyor.

Bugün Özgür Özel’in 1. Meclis’e yürüyüşünü de kaydediyor.

Ve yarın Yeni Parti’nin hangi siyasi hattı temsil ettiğini de kaydedecek.

O zaman sorulacak soru çok basit olacak:

Yeni Parti gerçekten CHP’nin tarihsel mirasını mı yeniden üretti, yoksa Atatürk’ün sembollerini kullanarak Özal’ın ANAP’ına benzeyen yeni bir siyasi merkez mi kurdu?

İşte asıl hesaplaşma burada başlayacak.

Çünkü mesele artık kimin Cuma namazına gittiğini söylemesi değil.

Kimin halkın yanında durduğu, kimin sermayenin yanında durduğu ve kimin Türkiye’nin geleceği için gerçek bir ekonomik ve toplumsal program ortaya koyabildiğidir.

Tarihsel sınav budur.

Ve o sınav henüz verilmiş değildir.

 

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

13 dk